Ercan Akbay -1

-Yine de ilgili olduğunuz sanat dalların hiçbirinden vazgeçmediniz...
-Evet, hayatımı dolduran ve beni mutlu eden en önemli faaliyetler her zaman bu alanlarda oldu. Yazdığım öyküler, romanlar yayınlandı, sattı, çeşitli tasarımlarım talep gördü. Her dönem yazmam çizmem beklendi. Sonuç olarak, neredeyse otuz yıldır, sanatın parasal kaygısından uzakta, ilgilendiğim her üç sanat dalını da bir şekilde sürdürmeyi başarabildim.

-İlk dönemdeki çalışmalarınızdan örnekler görebilir miyiz?
-İlk çalışmalarımdan bugüne, ‘Nadya’nın Son Dansı’ ve ‘Sel’ isimli kâğıt üzerine guaş iki adet resim kaldı yalnızca. Fotoğraflarını dahi saklamayı becerememiş, mal kıymeti bilmeyen biriyim. Yazdığım şarkıların notaları, bant kayıtları, taslaklar, eşyalarım ve diğer hatıratımın hiçbiri artık mevcut değil. Hele resim ve desenlerim benim için değer oluşturmayan nesnelerdi; yapar bırakırdım.
Elimde kalanlardan ‘Nadya’nın Son Dansı’ epeyce naif bir çalışmaydı. Resme ilham veren şarkının melodisini de sözlerini de hatırlamıyorum. Bir ara, Taksim’de bulunan ve müzik çalıştığımız tavan-arasında bu şarkıyı da çaldığımızı biliyorum; o devirde benimle birlikte basgitar çalan orkestra arkadaşım öyle söylüyor. Ancak, o zamanlar kayıt yapma imkânımız olmadığından, yok oldu gitti işte...
Hayatlar yok olup gidiyor, buna da şükretmeli...



sel -50X35cm - kağıt üzerine guaş

 

-Çocukluğunuzdan başlayarak bize kendinizi tanıtır mısınız lütfen?
-1959 yılında İstanbul’da doğdum. Çocukluğumu şehrin en güzel yerlerinden birinde, Nişantaşı’nda ve ülkenin bana göre en mutlu dönemi olan, 60’lı ve 70’li yıllarda yaşadım. İstanbul’un nüfusunun 800.000 olduğu zamanı hatırlıyorum; gecekonduların tek-tük olduğu, sokaklardan nadiren otomobil geçtiği, insanların insanca yaşadığı yıllar...
İlkokuldan sonra, girdiğim kolej sınavlarından zaferle çıkan bir çocuk olarak, Kadıköy Maarif Koleji’ni tercih ettim ve ortaokul-lise yıllarım başladı. Eski bir İstanbullu ve saygın bir deniz subayı olan büyükbabamın genlerini taşımamla ilgili olsa gerek, ailenin hemen her ferdi gibi, ben de deniz aşığı birisiyim; denizi olmayan bir yerde veya denize uzak bir semtte bulunmak istemem. Maarif Koleji, bu bakımdan beni tatmin eden bir konumdaydı. Evimiz şehrin karşı yakasında olduğundan yatılıydım. Evden uzakta olmak, hayatımı olumlu biçimde şekillendirecek bir özgürlük sağlamıştı bana...
Kolej yıllarından sonra, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ne girdiğim ilk gün işe başladım; Ekim 1978... İngiliz tur operatörleriyle çalışan bir turizm şirketi, sonra bir turistik halı mağazası derken 1983’te yakın bir okul arkadaşımla birlikte ilk şirketimizi kurduk. Elektronik işi, caz kulübü işletmeciliği, müzisyenlik yılları, müzik kayıt stüdyoları, borsa işi, yapımcılık, filmcilik, emlak yatırımı, eski bina restorasyonu ve bunun gibi çeşitli konulara girdim-çıktım, şirketler kurdum, aldım-sattım, kısacası hayatta kalabilmek için her şeyi yaptım.
Birkaç işi bir arada yapmaktan hoşlanan hiperaktif bir adam olarak, bütün iş hayatım süresince, müzik, edebiyat ve resimden kopmadım ve her dönem aktif olarak sanatla da uğraştım. Ancak hayatımın hiçbir döneminde profesyonel bir sanatçı olmadım ve bir sanatçı gibi hayat sürmedim. Ne bileyim, sanki bir şarkı, bir resim ya da öykü satarak kazandığım para, sanki ancak arkadaşlarla eğlenerek ya da seyahat ederek harcanması gereken yabancı bir para birimi gibiydi benim için... Geçinmek için sanat eseri üretmek, bana özgürce kuracağım hayalleri kısıtlayacakmış gibi geldiğinden, profesyonel sanatçı olmak üzere bir girişimde bulunmayı düşünmedim.

-Belki klişe bir soru olacak ama sanat hayatınızda her şey nasıl başladı?
-Hafızam beni yanıltmıyorsa eğer, hayatımdaki ilk ‘resim sanatı’ çalışmasına, müzik dönemimin başlangıcı olarak addettiğim 1976’da girizgâh yapmıştım. Şarkı sözleri ve şiirlerimi yazdığım saman kâğıtlarının kenarlarına karakalemle çizdiğim şeylere resim denebilirse tabii... 17 yaşımda, ‘Beat Kuşağı’ yazarlarından ve dönemin ozanlarından etkilenerek şarkılar yazmaya heveslendim. Sözlerinde, iç dünyamın umutsuz karanlıklarını dile getirdiğim bu şarkılara, çalmasını çocuk yaşta öğrendiğim gitar ile eşlik ediyordum. Kadıköy Maarif Koleji yıllarından sonra, üniversite döneminde bireysel olarak ve sonra çeşitli gruplarda altı yıl kadar sürdürdüğüm müzik tutkusunun bir noktasında, 1980’lerin başında, bu şarkıları resimlemeye giriştim. Nedenini bilmiyorum; öylesine başladım işte...O güne kadar, okuldaki dersler dışında herhangi bir resim yapmışlığım yoktu, teknik bilgiye sahip değildim ve üstelik plastik sanatlar tarihine ilişkin bilgilerim de hayata dair bilgilerim kadar kısıtlıydı. Okuduğum yatılı okulun etüt sınıfında yayınladığımız yeraltı dergilerinde karikatür çizerdim yalnızca; resim yapma arzum bununla başlamıştı. Farklı mizah duygusuna sahip bir çocuk olarak, kargacık burgacık resimlemeler yaptığım bu gazete ve dergilerde çeşitli çizgi-roman kahramanları yaratmış ve yıllar boyunca da onların maceralarını resmetmiştim.
İtiraf etmeliyim ki, şimdilerde tuval üzerinde yaptığım illüstrasyonlar bunlardan çok da farklı değil…

Nadya’nın son dansı - 50X35 cm - kâğıt üzerine guaş

-İlk resim serginizi ne zaman açtınız?
-İlk resim sergim, resim koleksiyoncusu bir avukat olan Necdet Semizoğlu’nun girişimiyle, 1987’de açıldı. Tipo’da tek renk basılan davetiyelerinden birini saklamışım her nasılsa… Üzerinde matbaada çini mürekkebiyle çiziktirdiğim şu elinizdeki siyah-beyaz resim var; bir kartonun üzerine çizip, maket bıçağıyla üzerini kazıyarak yapmıştım.

Necdet Bey, ruhu şad olsun, bir arkadaşımın babasıydı ve İstanbul’daki ressamlarla yakın dostluklar kurmuş, sanat âşığı bir adamdı. Yaptığım resimleri çok beğeniyor, piyasaya sunulsun istiyordu. Avukatlık yazıhanesinin bulunduğu Asmalımescit’teki ressam arkadaşlarının atölyelerini birlikte ziyaret ediyorduk. Sanat üzerine yapılan konuşmalarda sıkça duyduğum ve anlamını bilmediğim sözcükler ve anlamakta güçlük çektiğim sohbetlerin üzerine, bu dünyanın insanlarının konuşmalarının neden böyle olduğunu sormuştum. “Akademi çevrelerindeki ressamların yaptığı işlerin yorumlanması ancak karmaşık bir dille değer bulur,” diyerek cevaplamıştı beni; “ Resimlerin karmaşık olması gerekmiyor.”
Ona göre benim geleneksel resim teknikleri kullanmadan yaptığım işler içten ve güzeldi. Bu yüzden de mutlaka sergilenmeleri gerekiyordu. Şimdi artık var olmayan bir cep galerisinde açılan bu sergimden geriye hiçbir resim kalmadı; hepsi satıldığından falan değil, birçoğunu arkadaşlarıma hediye ettiğimden dolayı…

sayfa2